hayatımda ilk defa böyle bir şeye kalkışıp, çok da iyi tanımadığım ama aramda tuhaf bir bağ olduğuna inandığım bir adama, içimden geldiği gibi parmaklarımı kaldırmadan, düşünmeden yazmaya çalışacağım.
Deliriyormuş, ruh sağlığımı yitiriyormuş gibi hissediyorum. karnımda tuhaf br ağrı, gırtlağımda bir yumruk, kıstırılmış bir hayvan gibiyim. ama kıstırılmış bir hayvanın verdiği tepkiyi veremeyecek kadar aciz ve takatsiz hissediyorum. sadece iyice içime kapanıyorum, içime kapatıyorum. yenilgilerimi bastırıyorum, sımsıkı dolduruyorum içimi ve en sonunda ağlayamayacak kadar dar olarak buluyorum kendimi.
ne kadar büyük heyecanlar yaşıyorsam, o kadar görkemli oluyor yenilişim. bana ne yapıyorlarsa “ben sana bir şey yapmadım” diyen insanlara, aynısını yapmak istiyorum. şehrin ana noktalarından birinde duruyorum, katatonik bir vaziyette. aslında o kadar çok şey düşünüyorum ki aynı anda, hiçbir şey düşünmemekle eş değer oluyor ağırlığı. yani ben hep bir şey düşünmeyen insanların kendilerini çok ağır hissettiklerini, çünkü serbest kalamadıklarını düşünürdüm. halbuki, ne kadar cahilsen, o kadar özgürmüşsün. ama dünyanın benden kurtulamadığı, benimse dünyadan kurtulduğum gün o katatonik duruşlardan birinde en az sayıda şey düşünmekle başlayacak. sormadığım zaman başlayacak ikinci şansım. sormadığım, sorulmadığım ve cevaplarını bilmemenin rahatsız etmeyeceği gün.
25 yılı doldurdum bu bedende, 25 yıllık zilyonlarca duygu var içinde o bedenin. eskidim, iyi bakamıyorum gördüklerime ve baktıklarımı da göremediğimi fark ediyorum. iyi tanıyacak kadar göremediğimi. sonra birileri geliyor hayatıma. dahil etmeye çalışıyorum. bu kez olacak diye inatlaşıyorum, olmuyor, geldikleri hızda gidiyorlar ya da… daha kötüsü oluyor. ben gönderiyorum. içime attıklarımdan daha fazlasıyla dolaşıyorum, daha da fazla dışarıya çıkıyor sırtım.
oysa ki kontrolsüz bir sevgim var benim. tuhaf çelişkilerim, zıtlıklardan doğan güzelliklerim. hem dünyanın en cesur, hem de en zayıf kadınıyım. yalnızlığa karşı zayıfım, kimsem yokken. birinin varlığını ruhumda, sesini kulağımda, kalp atışlarını sırtımda, nefeslerini boynumda, parmaklarını tenimde, dudaklarını ağzımın kenarında; aşkını gözlerimin arkasında, göz kapaklarımda, parmak eklemlerimde, dizlerimin arkasında, saç diplerimde hissetmiyorsam zayıfım. yeşil ışıkta bile geçemiyorum. aklıma geldiğinde dizlerim çözülüyor, fakında olmadan yanaklarımı siliyorum. o çıplak kız bedeninde ter ve köpek kokan (hatta bazen terli bir köpek) eski bir kot tulum taşıyan, girişken, küfürbaz, her gün birileri tarafından terlikle kovalanan kız çocuğu, 17 yıl sonra yerini yeşil gözlü bir kleopatra’ya bırakmak istese dahi arakadan kendisiyle alay etmeye devam ediyor hala. çünkü susturamıyorum veledi. başkalarına karşı ne kadar merhametliysem, kendime karşı o kadar acımasızım. en büyük düşmanım çocukluğum, o kız işte. gözlerimin arkasından bana bakmayı sürdürüyor. olmayacağını söylüyor ve ben, bir kleopatra, bir çizik daha atıyorum bir yerelere… ve bir şans daha sefil hayatıma ve hep bir öncekinden daha büyük çapta bir hata, sonra ayaklanma çabaları, en az hasarla çıkma arzusu ve bunun getirdiği şey yepyeni hayalkırıklıklarıyla tıka basa dolu bir ruh, arındırılmamış, adlandırılmamış…
ben seni anlıyorum ama tanımıyorum. ve ben seni ne kadar tanımayacaksam, o kadar seveceğim. iyi bir şeyler olacağına şu anda son olduğunu düşündüğüm ama maalesef son olmayacak umudumla inanıyorum. bendeki bu umut bitmedikçe hayalkırıklığım da bitmeyecek çünkü. ve o umudun, giderek azalmasını istediğim halde her hayalkırıklığının ardından aksine ne kadar genişlediğine inanamazsın.
biliyorum, istediğin gibi yazamadım çünkü istediğim gibi yazdım.
biliyorum, çok “ben” oldu…
biliyorum, her zaman büyüklüğüne şaşıracağımız yepyeni hayatlarımız olacak…
biliyorum sevilicez…
biliyorum sevişicez…
biliyorum…
biliyorum ki biliyorsun…